Accio

Lumos

Quotes

Sana kadınları sorsam neleri sevdiğin hakkında bir sürü şey sayarsın.

Belki bir iki kere yatmışsındır da. Ama bir kadının yanında uyanmanın ve mutlu olmanın ne olduğunu söyleyemezsin.

Sana savaşı sorsam Shakespeare'den bahsedersin değil mi? Ama hiç savaş görmedin. En yakın dostunun kafası kucağında son nefesini verirken sana nasıl baktığını görmedin.

Sana aşkı sorsam sonelerden alıntı yapacaksın. Ama bir kadının karşısında hiç tamamen savunmasız kalmadın.

Sana gözleriyle hükmedecek birini görmedin.

Tanrı'nın seni cehennemden kurtarması için indirdiği melek olduğunu hiç düşünmedin. Onun meleği olmak nasıl bir şey bunu da bilmiyorsun. Bir aşkı sonsuza dek paylaşmayı... (Good Will Hunting)

Kategoriler

Arşiv

Tazeler

28
Tem

Son Hayal Kırıklığı

İlk bölümünü izlediğim günden itibaren, “Bu beyazperdeye aktarılsa ne kadar da şahane olur” diye düşündüğüm bir seriydi Avatar: The Last Airbender (Avatar: Son Hava Bükücü).

Gerçi filmin çekildiği haberini alır almaz, içimdeki karamsar hatun, “Kesin bunun da içine ederler, heveslenme” diye haykırmadı değil. Kitap uyarlamalarının birçoğundan nefret ettiğimi gizliyor değilim. Bu harikulade anime için de aynı şeyin olacağını hissettim sanki…

Nitekim öyle de oldu.

Fragmanlarında en heyecanlı gibi gözüken sahneleri allayıp pullayarak bize sunan sevgili yönetmenimiz M. Night Shyamalan, ne yazık ki filmin genelinde o başarıyı (!) yakalayamamış. Zaten Shyamalan’ın genel olarak filmlerine yansıyan sıkıcı ve bol ‘es’li diyaloglarının ana karakterimiz Aang’e uymasını beklemiyordum. Ama unutulmaz şapşallığı ile gönülleri fetheden bir karakterin ciddi ciddi ve saçma sapan konuştuğunu görünce, açıkası bi’ durup düşündüm; “Neredeyim ben” diye… Filme verdiğim paraya acımaya başladım.

Gelelim detaylara…

Sizi bilmem ama, Avatar: The Last Airbender‘ın film versiyonu için benim büyük umutlarım vardı. Yazının başında da belirttiğim gibi, serinin filminin büyük bir başarı yakalayacağını düşünmüş, iyi bir ekiple birlikte gerçekten güzel çekilmesi halinde muhteşem bir yapım olacağına inanmıştım.

Ancak filmin ilk dakikalarından itibaren gördüm ki, bunların hiçbiri bu filmde olmayacaktı. Fragmanlarda “Acaba mı” dedirten film, sinema salonunda kendini sevdiremedi, hatta içimi sıktı. Shyamalan’dan iyice nefret ettirdi.

Yine de hakkını yemeyim; kabul ediyorum ki Appa‘nın güzel kafası da tam kıvamındaydı. Ama o kadar! Eh, onu da bilmem kaç milyon dolarlık bütçeyle ben de yapardım, izninizle…

Karakterlerin yaptıkları birbirinden uzun ve içi boş konuşmalarla yine gereğinden uzun süren bükme hareketleri beni bir hayli baydı.

Yaratıcı ekibin, animede yer alan bükme hareketlerine bir göz atmasını dilerdim. Su bükme hareketlerinin, parşömenlerde yer verilen hareketlerle hiçbir alakası yoktu, kollarını döndüren ve dans eder misali sallayan insanlar vardı. O kadar.

Hikayeyi de sevmedim.

Büyük bir özenle işlenen ve her yeni bölümünde heyecan uyandıran hikayenin koskaca 1 sezonunun tek bir filme sığdırılamayacak kadar güzel olduğunu biliyordum; bu yüzden de filmin olay örgüsü içinde bir takım saçmalıklar olacağını da kabullenmiştim. Ama filmde yer alan olayların bu kadar hızlı ve kopuk biçimde birbirine tutturulmaya çalışılması, üzerinde düşünülmemiş olduğunu düşündürttü bana.

Çizgi dizide büyük bir özenle seçilen kelimeler yoktu. Detaylar konusunda büyük bir beceriksizlik söz konusuydu.  Misal, Kyoshi Ada(!)sı mucizevi bir şekilde Kyoshi Savaşçıları’ndan bihaber bir kara parçasına dönüşmüş, üstelik de 4 tarafı denizlerle çevrili olmaktan vazgeçmişti. Spirit World? Ah, Avatar Roku’nun ejderhası ne zamandan beri alelade bir ejderhaya dönüştü kuzum?

Ayrıca o karakterler neydi öyle?!

Aang: Animenin ilk bölümünde hayranlık ve sevgiyle izlediğimiz Katara’nın sinirli hareketleri sonucu buz kütlesinden kurtulan ve bizi suratıyla kendine hayran bırakan Aang, burda bi’ hayli sönük bir karaktere bürünmüş.

(Aang demişken; bi’ de şu var: Angk ne abi? Yıllar yılı “eng” olarak telafuz edilen şey nasıl oldu da “angk”a dönüştü anlayamadım, irite etti beni. Hem de çok.)

Aang’in Avatar olduğunu öğrenmesiyle başlayan süreci de sevgili Shyamalan, (afedersiniz) bok gibi işlemiş. 16 yaşında öğrenmesi gereken aslî görevini, Ateş Ulusu ile olan durum nedeniyle 12 yaşında öğrenen Aang, tüm tapınak halkı önünde diz çökünce kaçmışmış… Vay anasını. Tebrik ediyorum gerçekten de..

Filmin sonuna “Written, directed and produced by M. Night Shyamalan” yazabilecek kadar harika bir iş (!)

Katara: 3D olduğu iddia edilen perdeye doğru uçup, kızı sarsmak geldi içimden. (Ki başındaki birkaç dandik kısım dışında, filmin 3D bir yanını göremedim; gözlüksüz izleseydik daha iyiydi.) Ayrıca ben Katara’nın o kadar da beceriksiz bir su bükücü olduğunu hiç hatırlamıyorum. Kuzey Su Kabilesi’nde Katara’mızın yaşadıkları, Güney ve Kuzey kabilelerinin farklılıkları, Aang’in pek saygıdeğer hocasının Katara’yı reddedişi.. Yoktu hiçbiri, yoktu. Saçmalıklara ayrılacak dakikalar, bu gibi önemli detaylarla bezenebilirdi.

Sokka: Twilight ile gönülleri feth eden Jackson Rathbone orada kalsaydı keşke. Keşke hiç bu ‘dizi’ye bulaşmasaydı. Keşke saçını hiç o şekle sokmasaydı. Keşke Shyamalan bu filmi hiç çekmeseydi…

Prens Zuko: Bu adam için gerçekten söyleyebileceğim hiçbir şey yok. Bi’ filme, bi’ çizgi diziye bakın. Kelimelerim kifayetsiz.

Uncle Iroh: Ben görmeyeli Iroh gençleşmiş, güzelleşmiş, pek bi zayıflamış. Ama kilolar giderken o her zaman için beni şaşırtan dinginliği ve bilgeliği de uçmuş. Tebrikler Shyamalan.

………………………………….

Tamam, sırf söz verdiğim için karaladım bir şeyler ama..
Daha fazla dayanmayacağım.. Zaten internette dolanan her eleştiride benzer şeyleri bulmak mümkün. Söylenebilecek başka bi’şey yok çünkü.

Kısacası,

Avatar: The Last Airbender’ı sevdiyseniz; bu filmi izlemeyin. Son Hava Bükücü değil, Son Hayal Kırıklığı oldu benim için.

28
Tem

Seçimlerinde varsın

Hayatımızın seçimlerden oluştuğu gerçeğiyle küçük yaşlardan itibaren karşılaşıyoruz. Her gün milyonlarca minik seçim yapıyoruz; neler yaşayacağımızı, ne şekilde devam edeceğimizi bizler seçiyoruz.
İlişkiler söz konusu olduğundaki seçim yelpazesi de sanıyorum ki bilinenden daha geniş..

Hayatımı yavaştan yavaştan şekillendirdiğim şu anlarda yaptığım her seçimin, verilen ufacık kararların kelebek etkisiyle katlanacağını ve hayatımı etkileyeceğini biliyorum.

Dikkatli olmaya çalışıyorum; daha fazla çocuk olmamaya.. Mantıklı davranmaya ve elbet de ‘daha iyi’ olmaya..

Yine de yaşam zorluyor beni…

Hiç ummadığım anda karşına çıkan bir şey, karar ve isteklerimi etkileyebiliyor. Bundan 3 dakika önce yazmayı düşündüğüm şeyle şu an yazdığım şey arasında bile milyonlarca fark var.

Bazen, ‘asıl ben’e düşmek, içinde kaybolmak ve hayatın gidişatının nasıl olacağı noktasında hiçbir şey düşünmemek istiyorum… Bazen de artık zamanımın geldiğini; bir nebze de olsa durulmam, uslanmam ve kendime bir çeki düzen vermem gerektiğini…

Aslında en çok insanlara neler söylemem gerektiğini düşünüyorum.

Nasıl davranmam gerektiğini.. İçinden geleni mi yapmalıyım, yoksa ‘aklı başında’ mı olmalıyım?
Ev arkadaşım, sıklıkla bu gibi anlarda kendimi tutmam gerektiğini ve tabii ki her arzuladığım şeyi dile getirmemem gerektiğini söylüyor…

Peki neden?

Öyle olduğu zaman, insanlar için ‘daha değerli’ olunuyor da ondan.

Ne yazıktır ki bizi çevreleyen insanların  büyük bir bölümü bu şekilde düşünüyor. (Kaçan kovalanır, seversen üzülürsün – üzersen sevilirsin, söyledin de ne oldu, ilk o söylesin, ilk o yapsın, ilk o bilmem ne etsin muhabbetleri kısacası...)
Peki neden?

Öyle olduğu zaman gururunu korursun da ondan.

Yahu, ne gibi bir anlayış bu gerçekten anlamıyorum. Karşımdaki insan, iletişimde olduğum kişi – aramızdaki iletişim ne şekilde olursa olsun – bana karşı gerçekten dürüst olsa ve içinden geldiği gibi davransa son derece mutlu olurdum.

Hayatına, ilişkimize, düşündüklerine ve de söylediklerine sansür uygulamasa…
Elekten geçirmese…

Zamanı değil‘ diye düşünmese…

Ben, hayatım boyunca, o minik seçimler noktasında, bunun aksini yaptım işte. Hiçbir zaman içimden geçen bir şeyi gizlemedim. İyi ya da kötü ayırt etmeden, düşündüklerim ve hissettiklerim noktasında net oldum.

İstisnasız her kişiye, onun hakkında ne düşündüğümü ve bana ne anlam ifade ettiğini söyledim..
Sonucunu da önemsemedim üstelik…

Sonraki Sayfa »